Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

Aişe Jakal

Ragıp Karadayı

Tarih: 2018-03-08 / Hit: 776

 

Üsküdar meydanına yakın bir parkta oturmuş gelip gidenleri seyrediyorum. Karşıda caddenin iki tarafında sıra sıra dizili giyim mağazaları, lokanta, kahvehane, aksesuar dükkânları dikkatimi çekiyor. Hummalı bir çalışma içinde herkes. Ben ise kafamdaki çözüm bekleyen problem ve cevap aradığım sorularla yalnız başıma mücadele içindeyim. Yanıbaşımdaki yaprak dolu ızgaralara gözüm takıldı. “Yağmur yağsa suların akması mümkün değil” diye düşünerek, kalkıp ızgaranın üzerindeki çer-çöpleri temizledim. Elimde değil galiba temizliği pek seviyorum.

Bu sıcak bahar günü uçuşan serçelerin canhıraş cıvıltısını dinlerken, beyaz martıların; gözlerine kestirdikleri yerlere, çevik hareketlerle pike yapmalarına takılıyor, hayranlıkla hayat mücadelelerini seyrediyordum, kafam karışık olarak. İnsanın, kuşun, haşeratın her çeşidi buralarda… Istanbulun meşhur rutubetinden mi, mevsimden mi ne parklar yemyeşil… Aklımdan; “buraların güzelliğinden en çok faydalananlar turistler ve emekliler” diyor, kendi hâlime içten içe gülüyordum. Çünkü ne turistim, ne de emekli… Son zamanlarda geçim sıkıntısı içinde olan masum bir genç kızcağızım sadece. İdeallerim, hedeflerim, bitmez tükenmez hayallerim var, herkes gibi.
Alışverişe çıkan, işe gidip gelirken yorulanlar, talebeler, memleketimize yeni gelen turistler; iş olsun kabilinden biraz soluklanmak için buraya, sokakların başlarındaki sıra sıra dizili ağaçların yahut binaların koyu gölgesine sığınır, ferahlatıcı havuzların ve dinlendirici fıskiyelerin yakınında sohbet eder, çantalarından çıkardıklarını atıştırırlardı. “Ben hangi guruba giriyorum? Galiba standart dışıyım…” dedim, gayr-i ihtiyari garip hâlime yine gülümsedim.

Seyyar satıcılar, ayakkabı boyacıları, dilenciler de etrafta cirit atıyor... Tipik bir İstanbul köşesi…

Kendi iç alemimle hesaplaşma içindeyken modern giyimli, her hâllerinden zengin oldukları belli olan iki şık kadın yakınımdaki banka oturdular. Anlaşmışlar gibi karşı banka da; kıyafetlerinden Ortadoğulu oldukları belli olan kalabalık bir aile gelip yerleşti. Cıvıl cıvıl aile… Ufaklıklar yerinde duramıyor, oraya-buraya bakıyor, neşeyle gülüp Arapça birbirlerine laflar atıyor, yakalamaca oynuyor, parkın tadını çıkarıyorlardı adeta. Onların keyiflerine bir diyecek yoktu ama bana yakın oturanların rengi, beti benzleri hepten kaçmıştı. Konuşmalarını daha dün gibi hatırlıyorum:

- Pislikler! Kendi memleketimizde bile rahat bırakmıyorlar!
- Ayol! Biz oralara gitsek de bunlar gibi hareket edemeyiz ki! Hemen “başını kapat” diye dikilirler önümüze!
- Öyle deseler iyi! Kolumuzdan tuttukları gibi doğru kodese!
- Ne medeniyetten haberleri var, ne de insanlıktan! Başsız hamam böceklerine... yok yok kara böceklere benziyorlar!
- Nursuz yüzleri, kara kıyafetleri gibi içleri de, kalpleri de kapkara!
- Ne karası? Zifiri karanlık!
- Hem şımarık, hem de… Neyse ağzımdan kötü bir şey çıkmasın! Bana yakışmaz!
- Hadi kalkalım! Fena oluyorum; onları böyle öcü gibi görünce!
- Bizim yobazlara da kötü örnek oluyorlar kardeşim! Ayol baksana şu yanıbaşımızdakine! Belli ki onlara özeniyor! Bu yaşta hizmetçiler gibi başını bağlamış zavallı! Güzelce de bir kızcağız lakin örümcek kafalı…
- Ona: "Kızım güzelliğini göster" desek, bizi dinlemez! "Şöyle insan içine çık, medeniyetten nasiplen, adam gör, yaşa, yaşat! Ne bu çaputların arkasına sığınmak böyle? Hangi devirdeyiz be?" Diyemiyoruz! Yine sinirlerim tepeme toplandı!
- Modern, uzay çağında ORTAÇAĞI yaşamak bu olsa gerek!
- Kalkalım dedim! Bunlarla aynı mekânı paylaşmak bile istemiyorum! Bize yakışmaz! Ne hâlleri varsa görsünler gerici, yobazlar! İnsanı sinir ediyorlar!
- Ne Arabın yüzü ne Şam'ın şekeri…
- Hadi... hadı! Uzaklaşalım bunlardan!

Duyduklarımdan aklım başımdan gitmiş, fena hırslanmıştım, elim ayağım titriyordu. “Lâ havlâ ve lâ kuvvete illa billah” çektim elimde olmadan. Böyle sıkıntılı hâllerinde merhum dedemin sık sık tekrarladığı: “FE SABRÜN CEMÎL…” âyeti aklıma gelir, ben de dilime vird ederdim. Yine öyle oldu, başladım içimden söylemeye… buna rağmen yüzüme baka baka bana, dinime, dindarlara hele o zavallı her şeyden habersiz memleketimize; gezip görmek, döviz bırakmak için gelmiş misafirimiz olan turistlere hakaret eden o bayanlara bir şey diyemedim diye hep hayıflanırım. TGRT'nin yapmış olduğu “Danımarka’lı Gelin” filmini defalarca seyretmiştim; aynı hadisenin bir benzeri yanıbaşımda cereyan etmiş, bizzat yaşamış, güzel memleketimin insanlarının ne hâle getirildiğine bir daha şahid olmuştum.
***
"Ah dünya! Ah Osmanlı! Ah İstanbul!” dedim iyice efkârlandım. “Karmaşık hayatıyla, değişik, ırk, renk, inançta olan enva-i çeşit insanı ve onların o kadar farklı ihtiraslarıyla, kinleri, nefretleriyle içten içe kaynayan sular gibi fokurdayan, helezonlar oluşturarak dönen ve döndükçe derinleşen sakinleriyle koca şehir İstanbul… Her türlü dolaplarıyla, kızdırılmış bir kaplan gibi atılmaya, parçalamaya hazır bitirimleriyle, munis müminleriyle, çalışkan esnafıyla, fedakâr aileleriyle bir bütün olan metropol. Sen nelere şahid oldun bir dile gelsen de konuşsan” diye aklımdan geçiriyor, sakinleşmeye çalışıyordum.

Sokakta, çarşıda, meydanda önüne gelen tesettürlü insanlara “acayip mahlukmuş" gibi tiksintiyle bakan, "korkunç biriymiş" gibi kinle nefretle dolan bu mutlu kesimin; halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip alt üst eden bakışları, kınamaları, tahammülsüzlükleri içime bir kor gibi düşmüş, cayır cayır yakıyordu beni…

Gönlümde masum bir meleğin var olduğuna inanıyordum… Evet; her şeye rağmen inanıyordum. Ama artık emin değilim kendimin saf ve temiz bir melek olduğuma… Hissediyorum içimde bir şeyler can çekişiyor. İçimde bir yerlerden çığlıklar yükseliyor… İçimdeki gizli bir el susturuyor beni… Bugünlerde daha az seviyorum kendimi. Şikayetçiyim bu ipe-sapa gelmez "Ayşe" adlı kızcağızdan. Bugün çok canım yandı, içim acıyor…

İstanbul’un kadınını, erkeğini de anlamakta zorlanıyordum! Çok düşündüm, taşındım; başımı alıp sakin bir köye gideyim, kendi hâlime yaşayayım diye ama bu hâlimle oralarda da rahat edemeyeceğimin farkındaydım. “Ne yapacaksın dünya bu ve hayat devam ediyor” demiştim ki; tam karşı caddenin bir dükkanında “BAYAN ELEMAN ARANIYOR” yazısını gördüm. Sevinmem lazım gelirken hiç de öyle olmadı ama gayr-i ihtiyarı oturduğum yerden kalktım. Düşünceli düşünceli yanlarından geçerken turist ailenin; iki kara gözü; boncuk boncuk bana bakan küçük kızın saçlarını okşadım, yanağından nazikçe bir makas aldım. Anacığının pek memnun olduğu; ışıltılı gülümseyen gözlerinden okunuyordu. Muhabbetle selâm verdim, nazikçe elini sıktım, içten ve samimice... Anlamadığım kelimelerle kadıncağız; bir şeyler söylüyordu bana:

- Ma ismike?
- Ne dedin?
- İsim isim…
- Ha benim mi? Ayşe Çakal.
- Jackal ooo! very good maşallah!
- Jakal değil ÇAKAL ÇAKAL!
- Ayşe okay! What’s a jackal?
- Şey! Nasıl desem? Frivolous and strong animal, wolf!
- Wild animals dominate the mountains!
- Ne anladıysan o! Müsade… müsade…
- Müsade… Müsade… Permission is granted!
O vedalaşmada aklımda sadece “ihvan-i din” kelimeleri kaldı yadigâr.
***
Rutubet karışımı parfüm kokan loş ve dar bir giriş yerinden geçtim. Avlu; ben yürüdükçe uzuyor gibiydi. Biraz önceki parkta konuşulanlar; sanki demir tokmak olmuş kafama kafama vuruyordu. Ben gidiyorum, minnacık dükkânın avlusu uzuyordu. Ne acayip bir ruh hâliydi ki; anlatmakta zorlanıyorum hislerimi! Dükkân veya mağaza gitgide daralıyor üzerime yıkılacakmış gibime geliyordu…

Mağazanın açık kapısından içeri girince her şey olduğu gibi göründü. Tavanı yüksek, içerisi serin ve oldukça ferahtı. Girişinin iki yanında iki büyük gösterişli vitrin dükkânı süslüyordu. Renkli jaluziler, duvarları boydan boya kaplayan ışıltılı raflar envai çeşit kadın aksesuarlarıyla doluydu. Her taraf bir sanatçının elinden çıkmış gibiydi. Üst üste, yan yana kazaklar, trikolar, en iyi dostlar misali kol kolaydı… Pardösülerin sıralandığı portatif askılığın bitiminde satış müdürünün camdan masası konmuştu. İçeriden kadın müşterilerin tezgâhtarlarla olan konuşmaları duyuluyordu.

“Bu sezon moda coştu… Çeşit çok… Seçmekte fazla zorlanacağız galiba… Mevsim bereketli olacağa benziyor!”
Bütün mağaza, beyaz, pembe karışımı renklerle donanmıştı. İnce abiyeler, boy boy pardösüler, dallı güllü yazlıklar, haşamalar, çoraplar, aynalar, gözlükler neler neler… Mağazanın kıble istikametinde asılı nefis bir hat. “FE SABR-ÜN CEMİL” yazılı… Levhayı okuyunca aklım başıma geldi. Canım dedeciğimi bir daha rahmetle hatırladım. Tanınmış hattatlar elinden çıkmışa benziyor, belki de bana öyle geliyor. Bu ilk intibak; itimat veriyordu insana. “Tamam bana göre bir yer” dedim. “Ücret ve diğer meselelerle de anlaşabilirsem mesele yok.” Diğer mesele dediğim “abdest-namaz” benim başka ne derdim olabilirdi ki? Etraf hoş ve her şey yerli yerinde, ne fazla, ne eksik, oldukça da düzenli…
***
- Buyurun! Buyurun hanımefendi…
- Şey!
- Lütfen çekinme!
- İlan için gelmiştim.
- Hı tamam! Sizi müdüriyete götüreyim…
- Peki…
- İsminiz?
- Ayşe… Ayşe Çakal
- Hım! “ÇAKAL…” Pek manidar soyadınız varmış!
- Bilmem ki dedelerimiz niçin tercih etmiş?
- Tercih etsen de etmesende o devirde istediğine istediği adı yakıştırmışlar!
- Soyadı meselesi ayrı bir dert!
- Sorma!
- !!!
- Vazifeniz!
- Müdür Beyin yardımcısı!
- İş için geldim ama öyle sizler gibi bilmem süslü cümleler kurmayı…
- O kadar büyütme.
- Yok yok gayet ciddiyim! Ne biliyim öğrenemedim; öyle her yüreğe salıncaklar kurmayı…
- Merak etme; sallanacak kimseler de yok burada; herkes işinde, gücünde…
- Ben sadece…
- Telaşlanma; müdür bey insan sarrafı, senin becerip beceremeyeceğini konuşmandan veya konuşamamandan da anlar…
- Bildiklerim; bilmediklerimden az… ama çok az…
- Mesele bilmek meselesi değil; sadece SAMİMİYET, DÜRÜSTLÜK…
- Bir köşede lâl olup susmayı da istemezler her hâlde…
- Lâl olmayı da istemezler, çok bilmişliği de… İçinden geldiği gibi söyle, kâfi. Gelmiyorsa sus! İşin ellerinden akıp gitmesini bekleme…
- Hani derler ya: “SÖZ BİLİYORSAN SÖYLE İBRET ALSINLAR, SÖZ BİLMİYORSAN SUS ADAM SANSINLAR!”
- Atalarımız: “SÖZ GÜMÜŞSE SÜKÛT ALTUNDUR!” demişler!
- Maşallah!
- Sana da!
- !!!
Biliyordum; koca iş adamından bana anlayış göstermesini beklemenin yersiz olduğunu… Ben hayata anlayışlı olmadım ki anlayış da bekleyeyim adamdan veya hayattan! “Hep ben… Hep ben ve benim dediğim olsun” mantalitesi; nefsin hakimiyetinin de işareti değil miydi? Onun-bunun beklentilerini, iç alemlerindeki fırtınalarını, gönüllerinde yatan arslanları hiç düşünmezdim ki… Öyle ya; bu işin olmasını istiyordum ve olmalıydı…Yanıldığımı çok geç anlamıştım; Mevlam sadece “ol” derse oluyordu her şeyin fani olduğu şu hayatta… Artık iddialı kelimeler, cümleler kurmuyorum, bundan sonra kullanmayacağım da… Çünkü kurduğum her cümlenin altında eziliyorum… Her maneviyatıma dokunanı, her canımı acıtanı çıkarttım dünyamdan… Kendime hiçbir zaman hiçbir suç yakıştırmadım ki; şimdi yakıştırayım havalarındayım hep…
***
Görüşmem umduğumdan da hoş geçti. Teferruata girmeyeyim; işe kabul edildim. Üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Borçlarımı ödeyecek, evimin ihtiyaçlarını rahat karşılayacaktım artık. Günler, haftalar bir biri ardısıra akıp gidiyor. İşime iyice alıştım ve oldukça da başarılı sayılırdım.

2012'nin ilk baharının ilk haftası…
Çalıştığım tesettür mağazasında hareketlik hakim. Güneş Topkapı silüetinin arkasını kızıla boyayarak kaybolmuş, aksam ezanları dört bir yandan yankılanarak Istanbul semalarını dolduruyordu. Namaz için ayrılan bölmeye gitmeye hazırlanıyordum ki, mağaza kapısından bir aile girdi. Kıyafetlerinden müslüman turist oldukları anlaşılıyordu. O gün o park yerindekiler gözümün önüne geldi. Nedense hislendim. Kendi kendime “ne olacak sulu göz, kadınlık hisleri” dedim, dikkatlice baktım. Dört kız; ikisi lise, ikisi de ilkokul talebesi yaşlarında ve bir anne toplam beş kişiydiler içeri girenler. Beni gören anne:

- Jakal! Aişe Jakal!
- Aaa! Sizler! Parkta gördüklerim!
- ‘ant taemal huna?
- Anlamadım ama!
- Maşallah maşallah! diyerek birbirimize sarıldık.
Ne muhabbetti aman Allahım? Kelimeler anlatmaya kifayetsiz kalıyor. Vücut dilini kullanarak, el kol hareketleriyle mağazamızı tanıtmaya çalıştım. Rahat gezsinler diye de serbest bıraktım.

Kıyafet reyonlarına göz atmaya başladılar. Dükkânın üç katını da gezdi, inceledi ve gözden geçirdiler. Ben de bu arada bir yolunu bulup namazımı eda ettim yanlarına döndüm. Bildiğim kadarıyla yarı İngilizce, yarı Arapça, biraz da Türkçe karışımı dünyanın hiç bir yerinde olmayan bir lisanla onlarla diyaloğa girdim… Böyle yabancılara karşı ayrı bir sempatim vardı. Nasıl olmasın ki, her şeyden önce Sevgili Peygamber Efendimizi, aleyhisselatü vesselâm, hatırlatıyorlardı bana. Lakayt kalamıyordum ne hikmetse. Önce karşılıklı isimlerimizi öğrendik:

“Ben Ayşe” deyince onlar da sevinerek “Aişe” diye tekrar etti, boynuma sarıldı kızlardan biri. “Maaşallah” kelimesi en çok söylenen kelime oldu o gün. Sevgili Peygamberimizin mübarek hanımefendilerinden birinin ismini taşımanın ne saadet olduğunu anlatmaya çalıştı anneleri. Anlaşamadığımız kelime ve cümlelerde; tabii ki telefonun ceviricisine müracaat ettik. Zar zor olsa da meramımızı anlattık, onlar da anladılar sanıyorum ki, gözlerinin içi gülüyordu.
Kızların isimleri Nur, Esma, Hacer, Nejet idi, annelerinkiyse; Nahed…

Hepsi birbirinden sevimli, masum, pırıl pırıl gençlerdi. Kızların dördü de talebeymiş, ikisi ilk mektebe, biri lise, büyükleri de üniversiteye gidiyormuş, anneleri ise üniversitede prof… Kanım çok ısınmıştı bu davetsiz misafirlere. Zannediyorum karşılıklıydı bu muhabbet. Gitmelerini hiç istemiyordum.
Alış-verişlerini yaptı, işlerini bitirdikten sonra vedalaşırken:

“Tekrar görüşelim...”
“See you again…” diye aynı anda, aynı cümleyi kurunca gülüştük… Sosyal medya hesaplarımızı ekledik, telefon numaramızı alıp verdik.
Bu sevimli turist kardeşlerimle senelerce irtibat hâlinde oldum.
Her sene İstanbul’a tatile geldiklerinde mutlaka bana uğradılar. Samimiyetimiz öyle arttı ki; 2015 yılı Ağustos ayında geleceklerini yazdığında Nur; sevincimden uyuyamamıştım. Sanki en yakın akrabalarımdan birileri geliyordu. Bu sefer ısrar ettim; kendilerini evimde ağırlamak istediğimi belirttim. Samimiyetimi anlamış olmalılar ki; kırmadılar, evime misafir oldular; cıvıl cıvıl dört kız ve hanımefendi anneleri.

Mekke-i mükerremeye has bir kumaştan yapılmış namaz elbisesi ve ismini sayamayacağım çeşitli hediyeler getirmişlerdi. Ben de her birine ayrı ayrı sevebilecekleri şeyler aldım, karşılıklı hediyeleştik…

2016 Şubat ayında canım anneciğim Umreye gitti. Nahed abla karşıladı, çok dostça alakadar oldu ve yine hediyelerle yolcu etti. Bu ziyaretten pek memnun kalan anneciğimin dilinde şu cümle hiç düşmüyordu: “Ben hayatımda bu kadar sıcak kanlı, samimi insanlar görmedim…”

Zaman ne de çabuk akıp gidiyordu. Tanıştığımız günden beri kırılmadığımız, kopmadığımız; iki ayrı memleketteki bu insanları bağlayan o kuvvetli bağ neydi acaba? Suali hep aklıma geliyordu. Cevabı da pek açıktı. İlk karşılaştığımızda anneden duyduğum ilk cümle: “İHVAN-İ DİN” din kardeşliği. Mübareklerin şöyle dediğini duymuştum: “İki türlü kardeşlik vardır; biri aynı anadan, aynı babadan olmanın kardeşliği, yani kan kardeşliği, BİYOLOJİK KARDEŞLİK, diğeri de aynı Allah’a, aynı Peygambere inanan insanların kardeşliği; yani DİN KARDEŞLİĞİ. Unutma ki; din kardeşinle ebediyyen berabersin…”

Ve 2018'de yeni işe başladım başka bir tesettür mağazasında. Bir kaç gündür içimden geçiriyordum; “birden şu kapıdan sürpriz yaparak içeri girseler, ne kadar sevinirdim, ne kadar! Çok göresim geldi, çok özledim çook!”

Bir hafta önce Nur’la mesajlaşmıştık. Ne zaman geleceklerini sormuştum; “inşaallah, nasip olursa” diye umut dolu bir cevap almış, rahatlamıştım. Yeni iş yerimin adresini verdim. Eylülden önce gelemeyeceklerini söylemesine de elimde olmayarak üzüldüm. Daha çok vardı. Yapabileceğim bir şey yoktu tabii. Herkesin bir planı vardı. Ne diyebilirdim ki?

Günlerden Cumartesi… İş açısından vasat bir günümdü ve modum oldukça düşmüş, moralim de oldukça bozulmuştu. Kendi hâlimde bir köşede düşüncelere dalmış hayaller kurarken; ismimin söylenmesine arkadaşıma döndüm:

- Hey Ayşe!
- Ne var, ne oldu kız?
- Biri seni arıyor!
- Kimmiş, ne istiyor?
- Tanımıyoruz!
- Allah Allah kim ola ki?

Diye söylenerek kapıya doğru hareket ettiğimde merdiven başında beklediğim dostlarımdan birini görmeyeyim mi? Aynı anda birbirimize koştuk.
Gelen Nahed ablaydı. Gayr-i ihtiyarı kucaklaştık, doya doya sarıldık birbirimize. Gözlerimden akan yaşa mani olamıyordum... O da ağlıyordu... Demek insan her yerde insandı. Hasret giderdik selamlar alıp verdik gözlerimizin yaşlarını silerek. Nur’a yollamak üzere fotograf çektirdik… Onların sayesinde bir çok Arap tanıdığım, dostum olmuştu farklı memleketlerden ama bu aile bambaşkaydı, çok farklıydı çook! Çünkü onlar Peygamberimizin mübarek şehrine aitlerdi.

Rabbim umarım bu dostluğumuzu daim kılar, gönlümüz hep bir olur inşaalah.

İyi ki bu güzel insanları tanımışım, iyi ki dünyada böyle ihlâslı, vefalı insanlar da varmış.

Ve senelerdir dostça selâmlaştığımız kızlara; şu mesajı geçiyorum anneleriyle çekildiğimiz resmin altına:

Bugünlerde içimdeki o melek; can havliyle uçuyor…
Ben süslü cümleler kuramıyorum, sadeliğimden…
Ne demek istediğim; şu basit cümlelerimden akıyor…
Can kardeşlerim; bakar mısınız?
İçimdeki melek pır pır kanatlandı size doğru geliyor…
Pencerelerinizi açar mısınız?
***

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Doğan’ın peşinden sevgi ve hasretle baktı...

Gülşah, heyecanını yenmeğe çalışarak oldukça edepli ve fısıltılı olarak cevap verdi.   Doğan, gölgelerinde kuzuların otladığı badem ağaçlarının altında duru...

"Dünyayı düzelteceğini mi zannediyorsun kuzum?.."

"Ben, iyilerin yanında yer almamı, kötülere meydanı boş bırakmamamı da öğrendim!.."   Palabıyık'a göre Doğan, devlette etkili ve yetkili ola...

"Sence, Doğan bu cesareti nereden alıyor Beyim?"

Palabıyık, Erkara’nın, Doğan Bey hakkındaki acımasız tutumuna hayret etti!..   Palabıyık, aklına bir şey gelmiş gibi kulağına eğildi. “Tecrübelerimi a...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı