Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

Bu muhanneslik neden?

Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil

Tarih: 2018-08-27 / Hit: 161

 

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
 
Facebook
 
IV. Murad Han 11 yaşında saltanata geçmişti. İlk yıllarında Bekir Subaşı’nın sebep olduğu karışıklıklar sırasında Bağdat elimizden çıkmıştı (1623). Padişah bu duruma son derece üzülmüştü. Bağdat’ın geri alınabilmesi için derhâl ordular göndermeye başladı.
Nitekim Şubat 1625’te sadarete getirilen Diyarbakır Beylerbeyi Vezir Hafız Ahmed Paşa’nın ilk görevi de Bağdat olmuştu. Hafız Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Kasım 1625’te gelerek Bağdat’ı abluka altına aldı.
Ancak muhasara beklenenden uzun sürecektir. Muhafızlar büyük mücadele veriyorlardı. Yapılan müteaddit hücumlardan, açılan lâğımlardan bir netice alınamadı. Muhasaranın yetmiş ikinci günü bazı lâğımların atılma­sını müteakip umumî hücum yapıldıysa da muvaffak olunamadı.
Öte yandan Şah Abbas, kalenin sıkışık vaziyetini haber alınca otuz bin kişilik kuvvetle gelerek Osmanlı ordusunun erzak yollarını kesti. Bu nazik durum karşısında Hafız Ahmed Paşa, ordu erkânını sipere çağırıp görüştü. “İşte şah geldi, barut ve erzak azaldı ne yapmalı” diye sordu.
Halep Beylerbeyi Mustafa Paşa, artık Bağdat’ın alınamayacağını Şah’ın üzerine gidilmesinin daha evla olacağı görüşünü bildirdi. Fakat yeniçeriler “Biz cümle kırılırız, Bağdad alınmayınca metristen çıkmayız” derken, sipahiler de “Siz metrisleri muhafaza ederseniz biz dahi dışarıda kalmaktan geri durmayız!” dediler. Bu sözler üzerine muhasaraya devam kararı alındı.
Zor durumda kalan Serdar-ı Ekrem Hâfız Ahmed Paşa, padişahtan top ve mühimmat yardımını çok güzel bir şiirle dile getirmişti:
 
Aldı etrâfı adüv imdâda asker yok mudur?
Din yolunda baş verir merdane server yok mudur?
 
Bir aceb girdâba düştük çâresiz kaldık medet
Âşinâlar zümresinden bir simâver (şinâver) yok mudur?
 
Kendisinden yardım talebinde bulunulan IV. Murad Han ise başarısızlığın bir sembolü olan bu isteği sitemkâr bir biçimde reddetmiş ve aynı redifli bir şiir ile karşılık vermişti:
 
Hâfızâ Bağdâda imdâd etmeye er yok mudur?
Bizden istimdâd edersin sende asker yok mudur?
 
Düşmânı mât etmeye ferzâneyim ben der idin
Hasma karşı şimdi at oynatmaya yer yok mudur?
 
Merdlik dâvâ edersin bu muhanneslik neden
Havf edersin bâri yanında dilâver yok mudur?
 
Hafız Ahmed Paşa, üzerine gelen Şah Abbas’a karşı Diyarbekir Beylerbeyi Murad Paşa’yı görevlendirdi. Ancak kalabalık Safevî birlikleri karşısında Murad Paşa muvaffak olamayarak bozulup orduya geldi. Galibiyetten dolayı kendisine güven gelen Şah, ilerleyerek Osmanlı asıl kuvvetleri üzerine yürüdü. İlk çarpışmada İran kuvvetleri çekildi. Ertesi günü Şah, Hafız Paşa’ya mektup yollayıp:
“Ben Bağdat’ı bir Celâli elinden aldım. Padişah hazretlerine name gönderip oğlum için rica ettim, eğer vermezse size teslim ederim. Şimdilik siz ceng zahmetine katlanmayınız.” diye haber gönderdi. Böylece Osmanlı ordusunu oyalayıp yıpratma düşüncesindeydi. Buna karşı Veziriazam:
"Padişahın vekil-i mutlakıyız. Sualinizin cevabı bizdedir. Ol tarafa name göndermeğe hacet yoktur. Bu gibi söz­lerle Bağdat’tan el çekmeziz”, sözleriyle mukabele etti.
İran güçleriyle başlayan üçüncü gün savaşı pek şiddetli olmuştu. Şah’ın kalabalık birlikleri dört yandan hücum tazeliyorlardı. Yeniçeriler ise bir dizlerini yere koyup Kızılbaşlar üzerine kurşun yağdırıyorlardı. Savaş sabahtan ikindiye kadar devam etti.
Harp bir kaç defa Osmanlı kuvvetlerinin aleyhine döner gibi olduysa da Yeniçeri Ağası Hüsrev Ağa'nın ve bilhassa Hafız Ahmed Paşa'nın elinde ok ve yay olduğu hâlde askeri teşci et­meleri vaziyeti kurtardı.
İran ordusu sonunda geri çekilmeye başladı. Şah Abbas bu muvaffakiyetsizlik üzerine anlaşmak üzere Tohte Han adında bir elçisini Osmanlı ordugâhına gönderdi. Uzun görüşmeler sonucunda bir neticeye varılamadı. Bunun üzerine Şah Abbas ehliyetli birisinin murahhaslıkla gönderilmesini istemesi üzerine Veziriazamın selâm çavuşu Mustafa Ağa, şahın yanına yollandı.
 
Gidene kale verilmez!
 
Bağdat muhasarası dokuz ay sürmüştü. Asker hasta ve aç vaziyette idi. Orduda erzak kalmadığından, mazı,kestane, diken otu yeniyordu. Bundan başka harp levazımatı da bitmiş gibi idi. Şahın muvaffak olamayarak çekilerek bir anlaşma istemesi ordu erkânına ümit vermişti.
Durum ümit verici bir hâle gelmiş iken kapıkulu askerleri arasında isyan emareleri başladı. Daha önce ölmeden Bağdat’ı terk etmeyiz diyen asker şimdi; “orduda yiyecek yok, at ve eşek kalmadı niçin oturuyoruz?” diyerek Hafız Paşa’nın çadırına hücum ettiler ve “sen kızılbaşla berabersin” diye kendisini ata bindirip İmam-ı Azam kulesine hapsetmeye yeltendiler. Bu fena hâli elçisi Tohte Han ile diğer İran murahhasları da seyre­diyorlardı. Alemdar Osman Ağa:
“Padişahtan başka veziri kim azledebilir? Bu otağ padişahındır. Ben olmayınca sancak-ı şerif buradan kalkmaz. Vezir kim ise bu otağa gelir” dedi.
Asiler ağanın üzerine çullanıp tepeledikten sonra elinden âlemi alarak muzaffer bir edayla götürdüler. Bu defa ocak ihtiyarları askerin önüne geçip:
“Paşa, serdarımız ve padişah vekilidir. Şah askeri ense­mizde, bu hâl nice olur? Düşman hücum ederse baş yok kim cevap verir?” diyerek veziriazamı ellerinden aldılar.
“Biz Bağdat’ı almadan dönmeyiz” diyen kabadayılar bu defa da gitmek yaygara­sına başlamışlardı. Hafız Paşa, “Şah’a gönderilen elçimiz gelsin bir, iki gün sonra kalkarım” diye bunları yumuşattı.
Öte yandan İran ordusuna varan Mustafa Çavuş’a, Şah Abbas oldukça iyi davranmıştı. Görüşmeler neticesinde Şah, kalenin Osmanlıya teslimine dair nameyi yazarak çavuşa verdi (Haziran 1626). “Görüşülen sulh makbulümdür, kaleden ayrılan İran askerine katiyen ilişilmesin” diyerek bir takım hediyelerle Mustafa Çavuş’u yolcu etmişti.
Mustafa Çavuş henüz ayrıl­dığı sırada Osmanlı karargâhındaki İranlı casuslar gelerek, kapıkulu askeri­nin isyanını haber ettiler. Şah Abbas, derhal Mustafa Çavuş’u geri dön­dürüp;
“Başka yazılacak bir şey daha vardır.” diyerek elinden nameyi aldı ve paramparça etti. Ardından da: “Serdarınız Bağdat üzerinden kalktı gitti. Giden askere kale vermek olmaz; var git gördüğünü söyle” sözleriyle Mustafa Çavuş’u geri yolladı.
Böylece Bağdat tam ele girmiş iken bir gün daha sabır gösterilememesi yüzünden kaçırıldı (Temmuz 1626). Dokuz ay verilen mücadele ve çekilen çile heba olmuştu. Mustafa Çavuş’tan bu haberi aldıklarında daha bir kahrolmuşlardı. Artık eli boş dönmekten ve dönüş yolunda daha büyük zorluklara katlanmaktan başka çareleri kalmamıştı.
 
Nusret sabırla gelir!
 
Peygamber efendimiz: “Sen, yakini bir imanla, tam bir rıza ile Allah için çalışmaya muktedir olabilirsen çalış; şayet buna muktedir olamazsan, hoşuna gitmeyen şeyde sabırda çok hayır var. Şunu da bil ki nusret sabırla birlikte gelir”, buyurmuştur.
ABD ile girişilen büyük mücadele 15 Temmuz’dan beri şekil, usul ve mevzi değişikliğine rağmen fasılasız devam etmektedir. İdarecilerin ve milletin kararlı duruşu ve sabrı her defasında başarı ibresini ülkemiz lehine çevirmiştir. Son ekonomi savaşında şunu idrak ettik ki her gemide fareler vardır. Bunlar derhal yaygarayı basmakta hemen teslim olmayı düşünmektedir. Korkaklar vardır. Tatlı canı ve üç kuruşluk parası gitmesin diye ortaya çıkmaz ve sesleri solukları duyulmaz.
Amma bazı gemilerde kaptanla beraber, sulara gömülmeyi göze almış mert tayfalar da vardır. Türkiye artık başındaki mert kaptanı ve peşine takılan fedakâr yiğitleri ile Rabbine sığınıp ve güvenip mücadelesini yılmadan devam ettirmektedir. Dolarlarını yurt dışına kaçıran farelere inat doları bir paçavra gibi görüp Türk lirasına bir anlamda devletine güvenini tazelemekte, vatanına muhabbetini göstermektedir.
Samimi ve ihlaslı Anadolu insanı sabır ve metanetle mücadelesine devam etmektedir “İnnallahe yuhibbu’s-sabirin”: Allah sabredenleri sever.
“Men sabera zafera”. Zafer sabredenlerindir.
İşte bu sabrın neticesinde bugün ABD’nin politikaları dünyada tartışılmaya açılmış Trump da ülkesinde istenmeyen hâle düşmüştür.
Büyük savaşın bitmediğini bilerek her alanda mücadeleye ve teyakkuza devam olunmalıdır. Zafer rüzgârları ülkemiz yönüne doğru esmektedir.
 
TEFEKKÜR
Sabır; incecik sırat
Murat içinde murat
Sabır; Hakk’a tevekkül
Sabır, Hakk’a itimat …(N.F.K.)

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Akli ve naklî ilimler

Osmanlılar da dâhil, İslam tarihinde ilimler, akli ve naklî olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Elbette bu bölünmede metot, kaynak, maksat ve değerlendirme farklılık...

Kötü adam yurt bozar!

Büyük Türk devlet adamı Emîr Timur“İyi adam yurt kurar, kötü adam yurt bozar”demiştir. Geçen hafta ifade ettiğimiz gibiAhmed Cevdet Paşa,padişahınemri ve duası ile ...

Fatih’in mirası: Bosna Hersek

Bosna-Hersek tam 110 sene önce bugün elimizden bir sabun gibi kayıp gitti. Tam 445 yıldır Türk yurdu idi. Bu kadar kolay bir şekilde nasıl kaybedildi? Bir dönem ve ...
Tüm Yazıları
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı