Saadet Güneşi : Seadeti Ebediyeye Kavuşturacak İlmi ve Dini Bilgiler

İki âşığın hikmetli hikâyesi

Ragıp Karadayı

Tarih: 2018-04-09 / Hit: 397

 

İKİ ÂŞIĞIN HİKMETLİ HİKÂYESİ

Dünyanın incisi İstanbul’umuzun medeniyet yuvası tarihi boğazına bakan yamaçlar minimini bir çınar ve çam ormanı gibiydi. İnce-kalın şekilsiz bahçe ağaçlarının mor tülden alaca gölgeleri sahile inen Arnavut kaldırımı taş yollara düşüyor, ilkbaharın serin rüzgârıyla bir hoş olan martılar, serçeler, kendilerine has ötüşleriyle şehrin korna, motor, düdük sesleriyle adeta yarışıyordu.

Beşiktaşlı Yahya Efendi dergâhının kesme taştan yapılmış duvar dipleri karıncalardan geçilmiyordu. Bir karınca kervanı aralıksız peş peşe dizilmiş, bir yerlerden bir yere gidiyordu. Uzun zaman onları seyretti. “Böcek diyip geçme! Kim bilir ne hikmeti vardır” dedi, başını salladı. Etraf çeşitli renkte çiçeklerle bezeliydi. Yine taşlarla ihata edilmiş eski bir yol, ta caddeye kadar uzanıyordu. Ağaçlığın içindeki tarihi Osmanlı kabirlerin kemerli girişinden başı önde, bir eli çenesinde olarak ağır adımlarla çıkıverdi. Oldukça düşünceliydi. Zayıf bedeni, kırçıl saçlarıyla, orta yaşta görünüyordu. Belini düzeltmek istiyormuş gibi dikleştirdi. Zayıf bir deri bir kemik kalmış elleri titriyordu. Devasa asırlık çınarların arasından görünen Marmara denizine, oradan da dönüp tekrar türbenin taş duvarlarına baktı boş gözlerle. Belli ki bir derdi, sıkıntısı vardı. Dışarıdan gören; kafasının karmakarışık olduğunu rahatça anlayabilirdi. O, kendiyle muharebe hâlindeydi. Nefsinin hainliğini bir türlü frenleyemiyor, baş edememe sebeplerini anlayamıyordu.

Bu amansız ahiret derdine; “belki bir çare bulurum” niyetiyle kalkıp bu gönül sultanının türbesine kadar gelmişti, Onu vesile ederek Rabbine göz yaşları içinde duâlar etti.

İçinde bulunduğu ruh hâlini, hissiyatını kimseye açamıyordu. Açsa da anlayan nerdeydi? İnsanların alay etmelerinden, lakap takmalarından korkuyordu. Duâlarının kabul olması için evliyaların himmet etmelerine sığınmadan mada çare aklına gelmiyordu.

Bugün ecdat yadigârı tarihi şehrimiz İstanbul’umuzun manevi sultanlarını ziyaret etmeye karar vermişti. Kendine göre bir planı da vardı…
Yuşa Aleyhisselâm,
Eyup Sultan,
Murad-i Münzevi Hazretleri,
Mehmet Emin Tokad-i Hazretleri
Abdul Fettah-i Akri Hazretleri,
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri,
Beşiktaşlı Yahya Efendi,
Ebul Hay Efendi,
Ebul Vefa Hazretleri,
Merkez Efendi,
Sümbül Efendi
Şeyh Murtaza Efendi
Baba Haydar Efendi…

Daha kimler yoktu ki listesinde… Cennet mekân Osmanlı sultanları, alimler, şehidler…

Yol durumuna göre en yakınından başlayacaktı ziyaretlerine. Öyle de yaptı. Kalbinin temizlenip sükûnet bulması, nefsinin hile ve tuzaklarına düşmemesi, şeytanın oyuncağı olmaması için okuduğu Yasin-i şerifleri ruhlarına hediye edecek, huzurlarında onları vesile ederek duâlarda bulunacaktı.

İşe Murad-i Münzevi Hazretlerinden başladı, Baba Haydar, Eyup Sultan, Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İbni Kemal Paşa Hazretleri, Kaşgarı dergâhı ve oradan da Beşiktaş’a doğru hareket etti…

Yine aynı niyet ve hislerle Kanuni Sultan Süleyman Hanın süt kardeşi Yahya Efendiyi ziyaret etti. Türbe etrafında, kabirler arasında öylesine gezinirken ölümünü düşündü; bir gün bu mevtalar gibi olacağını, şimdi üzerinde yürüdüğü bu toprakların altına gireceğini, sevdiklerinden ayrılacağını, malını-mülkünü başkalarına bırakacağını, bedenini kurtların, böceklerin yiyeceğini, o muhteşem hesap gününü, mahşeri, cenneti, cehennemi düşündü… İşi gevşek tutmayı aklı kabul etmiyordu. Hele tanıdığı nice hacıların, hocaların, din adına insanların önüne düşmüş olanların, ufak bir dünyalık yüzünden içine düştükleri perişan hâllerine baktıkça içi acıyor, kahırlanıyordu.

“Ya dini hayatı hiçe sayanlar? Ölümü, hesaba katmayanlar? Ebedi saadetini düşünmeyenler ne olacak?” dedi, ağladı. Bir çocuk gibiydi… “Sana ne? Cehenneme gideceklerse gitsinler? Kendi akıbetlerini kendileri düşünsünler!” Diyen nefsine sözü geçemiyordu.

Böyle fırtınalı bir ruh hâliyle boğuşurken bir korna sesiyle irkildi, kendine geldi. Koyu renk bir taksinin ana caddeden ayrılıp türbeye doğru yöneldiğini gördü. Yaklaşınca kenara çekilip yol verdi.
“Ne derdi vardı? Ne diye gelmişlerdi? Yoksa kendi gibi bir mecnun muydu bu gelen de?”
Diye düşünürken, araçtan biri çıktı. Bu gördüğü mütebessim sima; ona hiç de yabancı değildi. Ama kimdi, neciydi? Tam çıkaramıyordu. Bu düşüncelerle suallerine cevap ararken; o müşfik, devamlı gülümseyen adamla göz göze geldi. Aynı adam, ona doğru yürüyordu. Sağına, soluna ve dönüp arkaya baktı; "acaba kendisinden başkaları da var mıydı?" Ortalıkta kimsecikler de yoktu. Biraz sonra o gülümseyen adamın müşfik sesi duyuldu:
- Selâmün aleyküm.
- Ve aleyküm selâm ve rahmetullah ve berakâtüh…

Bu nefsiyle mücadele içindekini ter basmış, yüzü kızarmış, yanakları al al olmuştu. Mütebessim adam, hiç tereddüt etmeden ve kırk senelik ahbap gibi ellerinden tuttu:

- Allahü teâlâya kavuşmak isteyen, onun rızasını kazanmak derdinde olan bir kul, kendisine ayak bağı olan nefsânî takıntıları aşması ve kalbini Allahü teâlâdan uzaklaştıracak her şeyden temizlemesi lazımdır!

- Anlayamadım! Nasıl efendim?

- Kolay değil tabii ki… Bir misalle anlatayım. Leyla ile Mecnun’u duymuşsundur.

- Evet efendim.

- İşte o Mecnun! Hani Leylâ’nın aşkından çöllere düşmüş olan meşhur Mecnun, bir gün Leylâ’nın yolculuğa çıktığının haberini almış. Bunun üzerine Mecnun da yeni doğmuş devesine binip Leylâ’nın gideceği köye doğru yola çıkmış. Ve bir an evvel kavuşmak içinde hayvanını kırbaçlamış, sürmüş. Sürmüş ama o kadar da kolay olmuyormuş. Mecnun’un gözü, Leyla’sını göreceği köyde, yeni doğmuş bir yavruya sahip olan devesinin gözü ise, arkada kalan yavrusundaymış… Uzun yol… Mecnun, deve­nin üzerinde uyumaya başladığı zaman deve, hemen yavrusunun istikâmetine dönüyormuş. Mecnun, farkına varınca, telâş içinde deveyi yine Leylâ’nın köyüne çeviriyormuş. Bu hâl, defalarca te­krar etmiş.
Çünkü Mecnun, Leylâ’ya kavuşma sevdâsında, deve ise yavrusunun yanına koşma arzusundaymış.
Günün sonunda Mecnun, nereye geldiğini merak ederek et­rafına bakmış. Bir de ne görsün? İleri-geri derken, daha sabahleyin yola çıktığı yerde değiller mi? Bir fersah bile yol alamadığını görünce meseleyi anlamış. O zaman Mecnun, deveye seslenip:
“A deve! Sen yavruna âşıksın, bense Leylâ’ma! Dolayısıyla ikimizin de maksatları, yolları farklı... Sen benim yolumu kesi­yorsun, ben de senin yolunu! Biz bu hâlde yoldaşlık ede­meyiz. Sen fânî bir tene âşıksın, bense ebedî bir cana… Bu yüzden ayrılmamız lazım!”

- Evet efendim çok manidar…

- Bu hikâyede Mecnun, “rûhâniyet”i; deve ise “nefsâniyet”i temsil etmekte... Rûh, Hüsn-i Mutlak olan Allâh’a âşıktır, “nefs” ise dünyevî hevâ ve heveslere…

Gâfil bir insanın Rabbine karşı kulluk vazifelerindeki hâli de ekseriyetle bu misaldeki gibidir. Zira insanın rûhu mânevî zirvelere yücelmek için âdeta kanat çırparken, nefsi ise tıpkı ayağa bağlı iri bir taş misâli onu aşağılara çekmektedir. Dolayısıyla Rabbe vâsıl olmak isteyen bir kul, kendisine ayak bağı olan nefsânî takıntıları aşmak ve gönlünü Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden temizlemek mecburiyetindedir.
- !!!
- Nefs; insanın en büyük düşmanıdır!

Diyip türbeden içeri girdi gülümseyen adam. Bütün planları, söylenenler, Beşiktaş’lı Yahya Efendi, bahar, deniz ve eski kabirlerin başında yalnız başına kalakalan adam şaşkınlık üstü şaşkınlık içindeydi… Şok olmuştu... Tarifsiz duygu yoğunluğu içinde bir müddet kendine gelemedi. Sadece peşleri sıra baktı durdu.

İlk defa gördüğü ve selâmlaştığı bu mübarek zat; kalbinin hastalığını nereden, nasıl anlamıştı? Bu misal ne kadar da içinde bulunduğu hâli özetliyordu? Şimdiki şaşkınlığı ise bu tanımadığı güzel yüzlü zatın söylediklerindeydi.

Evliya zatların tasarrufu tam tecelli etmişti… Etmişti de kendi buna layık mıydı? Karışık kafası; yine altından kalkamayacağı, işin içinden çıkamayacağı suallerle iyice allak bullak olmuştu. Tam şaşkınlığı zirvedeyken, şöförün bir yeşil kaplı kitapla yaklaştığını gördü, önce Kur’an-i kerim sandığından hürmeten toparlandı.

- Bu; biraz önceki zat-i muhteremin size hediyesidir!

- Kim bu güler yüzlü mübarek? Kalbimi de aldı götürdü!

- Söyleyene değil söyletene bak kardeş! Sen de boş değilmişsin ki çekip getirdin!

- Nasıl?

- Bu işlere akıl sır ermez! Can-i gönülden, ihlâsla isteyeni Cenab-i Allah mahrum bırakmaz! Yeter ki bir kalp fisebilillah Allah rızası için yanıp tutuşsun, Allah rızası için üzülsün, uykuları kaçsın... O insan hiç mahrum kalır mı? Hadi konuşturma beni! Mübarek olsun…

- Azıcık aklım vardı o da gitti…

- Akıl buraya kadar kardeş!

- Sonrası?

- Sonrası tam teslim olmak! Afiyet olsun kardeşim… Afiyet!

- !!!

Tanımadığı ve ilk defa gördüğü bu mübarek zatın ayaküstü sohbeti, demir leblebi gibi içine oturmuştu. Duyduklarına hem seviniyor, hem de başka ne yapabileceğini düşünürken eline tutuşturulan kitaba boncuk boncuk yaş dolu gözlerle baktı. Anahtar elindeydi. Sadece “OKUYACAĞIM” kelimeleri döküldü dudaklarından.

 

 

 

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Can-ı gönülden istemek

  CAN-I GÖNÜLDEN İSTEMEK Talebelik ve muallimlik senelerinde her yaz tatilinde babamın imamlık yaptığı; Erzurum-Narman’ın bir dağ köyü olan Sütpınar’a gide...

Bir "kitap" ebedi kurtuluş demek

  BİR “K İ T A P" EBEDİ KURTULUŞ DEMEK Eskiden uzun süren kış mevsimi, neredeyse şimdilerde hiç yaşanmıyor. “Kar; ha yağdı yağacak” diye beklerken, bi...

İki âşığın hikmetli hikâyesi

  İKİ ÂŞIĞIN HİKMETLİ HİKÂYESİ Dünyanın incisi İstanbul’umuzun medeniyet yuvası tarihi boğazına bakan yamaçlar minimini bir çınar ve çam ormanı gibiydi. İn...
Tüm Yazıları

Hakikat Kitabevi Yayınları

Tam İlmihal Seadeti Ebediyye
Mektubat Tercemesi
İslam Ahlakı
Kıyamet ve Ahiret
Namaz Kitabı
Cevab Veremedi
Eshabı Kiram
Faideli Bilgiler
Hak Sözün Vesikaları
Herkese Lazım Olan İman
İngiliz Casusunun İtirafları
Kıymetsiz Yazılar
Menakıbı Cihar Yarı Güzin
Şevahidün Nübüvve
Fahrettin Tacar Eğitim Vakfı İhlas Vakfı Hakikat Kitabevi İhlas Koleji İrfan Turizm Dinimiz İslam Huzur Pınarı Altın Çınar Genç Girişimciler Kulübü Adem Eğitim Kültür ve Sosyal Hizmetler Derneği Bülent Gençer Vakfı